19 MAYIS 1919 GÜNÜ TÜRKÜN KURTULUŞ GÜNÜDÜR (3)
Mustafa Kemal, Ordu Müfettişliği yetkisini aldıktan sonra duygularını olağanüstü sözlerle şöyle anlatmaktadır: Talih bana öyle uygun koşullar hazırlamış ki, Bakanlıktan çıkarken, duyduğum coşkudan dudaklarımı ısırdığımı anımsıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir evren, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim.
Galata rıhtımları Fransız, Sirkeci rıhtımları da İngilizler' in İşgali altındaydı. Paşa bu varsayımları da göz önünde tutarak fikrini değiştirmiş Beşiktaş Akaretler ’de oturan annesi Zübeyde Hanımefendi ve kız kardeşi Makbule Hanımefendi'ye veda etmek için Beşiktaş'taki evlerine gitmiştir. Onlarla bir süre görüşmüş ve veda etmiş Annesinin dualarını almıştır. Bu veda aslında gidipde gelmemek vedasıdır. Ünlü yazar Hasan İzzettin Dinamo bu vedayı en iyi anlatan yazardır.
Yazar Hasan İzzettin Dinamo, "Kutsal İsyan" adlı eserinin ikinci cildinde Mustafa Kemal Paşa'nın Bandırma Vapuru ile yola çıkmadan önceki son gecesini, hüzünlü ve kararlı bir anne-oğul tablosu olarak işler.
Mustafa Kemal, Samsun’a hareketinden bir önceki gün son ziyaretlerini tamamlayıp Şişli'deki eve döner. Doğrudan kız kardeşi Makbule’ye (Atadan) seslenerek "Bu akşam eve kimse gelmeyecek. Ben annemin odasında, onun karyolasının karşısında yemek yemek istiyorum" der.
Zübeyde Hanım, oğlunun yüzündeki olağanüstü ciddiyeti ve tehlikeli yolculuğun ağırlığını fark eder. Mustafa Kemal, annesine durumu şu sözlerle açıklar: "Anne, ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Belki gidip gelmemek, ölüp kalmak vardır. Sakın benim için üzülme!"
Zübeyde Hanım, oğlunun vatan uğruna canını ortaya koyduğunu bilir ve metanetini korur. Mustafa Kemal'e hakkını helal eder ve bu ölüm-kalım mücadelesinde dualarıyla onun yanında durur.
Mustafa Kemal, Makbule'ye dönerek "Ağabeyin yarın gidiyor. Onun arkasından sakın ağlayıp sızlamayın. Annemi de ağlatmayın. Bilin ki vatan elden gidiyor. Biz bu vatanı kurtarmaya gidiyoruz" minvalinde uyarılarda bulunur.
Makbule evin üst katında, sokağa bakan şahnişli odadaki annesinin karyolasının karşısında yere ufak bir sofra kurdurdu. Sininin yanına, tam annesinin karşısına düşen yere rahat bir minder koydurdu. Sininin üzerindeki gümüş tepside püreli rosto ile yumurtalı ıspanak yemekleri duruyordu.
Mustafa Kemal, annesinin odasına çıktığında meraktan çatlayan kız kardeşi, ona kapıyı açarak içeri buyur etti.
Sokağa bakan bu aydınlık şahnişli odaya kapıdan girince annesinin karyolası sola düşüyordu. Odada bu karyoladan başka bir küçük masa ile bir de kanepe takımı vardı ki, odanın bütün eşyası da hemen hemen bunlardı. Zübeyde Hanım, gündüzleri çoğu zaman şahnişteki rahat minderinde oturarak caddeyi seyreder, eğlenirdi. Yalnız bugünlerde keyfi pek yerinde değildi. Bir zamandır kalp hastalığından rahatsızdı.
Mustafa Kemal, odaya girince hemen gitti, annesinin elini öptü; Makbule’nin hatırını sordu ve sonra minderine rahatça bağdaş kurup oturdu. Yemeğini yemeye başladı. İştahsız görünüyordu. Yemeğe çatalıyla şöyle kenarından dokunuyor, lokmalar sanki ağzında büyüyordu. En sonra, yiyemeyeceğini anlamış olacak ki, çatalını elinden bıraktı. Kız kardeşiyle annesinin gözleri merakla onu süzüyordu. Paşanın ‘gözleri alev alev yanıyor, çok heyecanlı olduğu halinden anlaşılıyordu.’
“MUVAFFAK OLAMAZSAM ZATEN SİZİ ÖLDÜRÜRLER O ZAMAN ELBET BEN DE ÖLMÜŞ OLURUM”
Yaşayışın bir mantığı vardı. Sıkı bir aşamanın bir noktasında yaşayışın bütün ilgili anıları yoğunlaşarak, birikiyor ve orada kumullanıyordu. Mustafa Kemal, ölüme dek gidebilecek bir yolun başlangıcında ve en kritik bir yaşayış parçası içinde, dirimin en güçlü anlamlarından biri olan hasta annesi karşısında onunla ilgili zengin ve içli anıların bir oğul arı kalabalığıyla kendisine saldırdığını görmüş ve bir süre susarak bu ‘her dem lirik’ kervanın gelip geçmesini beklemişti.
Zübeyde Hanım, oğlunun yüzündeki olağanüstü ciddiyeti ve tehlikeli yolculuğun ağırlığını fark eder. Mustafa Kemal, annesine durumu şu sözlerle açıklar: "Anne, ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Belki gidip gelmemek, ölüp kalmak vardır. Sakın benim için üzülme!"
Zübeyde Hanım, oğlunun vatan uğruna canını ortaya koyduğunu bilir ve metanetini korur. Mustafa Kemal'e hakkını helal eder ve bu ölüm-kalım mücadelesinde dualarıyla onun yanında durur.
Mustafa Kemal, Makbule'ye dönerek "Ağabeyin yarın gidiyor. Onun arkasından sakın ağlayıp sızlamayın. Annemi de ağlatmayın. Bilin ki vatan elden gidiyor. Biz bu vatanı kurtarmaya gidiyoruz" minvalinde uyarılarda bulunur.
Annesiyle kız kardeşini daha çok merakta bırakmak istemeye Mustafa Kemal, sözlerine şöyle başladı:
Anneciğim, dedi, ben yarın gidiyorum. Buraların da Selanik gibi olmak ihtimali var. Elimden ne gelirse onu yapacağım. Fakat, bu işte tehlike çoktur. Bana hakkını helal et. Sen de bunları iyi dinle Makbuş; işler fenaya dönerse, sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı sarfedersiniz, paranız biterse, halılarınızı, kıymetli eşyalarınızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum, ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Muvaffak olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet ben de ölmüş olurum.
Bu sözler hasta annesi için de kız kardeşi için de korkunç bir anlam taşıyordu. İki kadın da şaşırmış kalmışlardı. Zübeyde Hanımın dua eder gibi ince ve keskin dudakları titriyordu. Makbule’nin boğazı kurumuştu; dili tutulmuş gibiydi. İki kadın da büyülenmiş gibi bu mavi gözleri garip bir alevle yanan genç adama bakıyordu.
Zübeyde Hanımın bu büyülenmişe benzeyen şaşkın hali çok sürmedi, vücudu titreyip sarsılmaya ve elleriyle kalbini bastırmaya başladı.
Mustafa Kemal ile Makbule, kalkıp tutuncaya dek anneleri bayılmıştı bile. Bu sırada dışarıdaki arkadaş kadınları ve Fikriye içeri koştular. Hemen pencereleri açtılar. Zübeyde Hanımı kucaklayarak sofaya çıkardılar. Mustafa Kemal, heyecanlı konuşmasının bu sonucu verişine pek üzülmüştü. Nerdeyse bütün soğukkanlılığını yitirmek üzereydi. Sözlerinin anlamını yeğnikletmek için boşuna uğraşıyordu:
-Anne, diyordu, merak etme; bu kadar üzülme. Ben size en kötü ihtimali anlattım. Muvaffak olmak ihtimali de kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım. Üzülme! Üzülme!
Mustafa Kemal, hemen emireri Halit’i evin eski gediklisi Doktor Rasim Ferit’e koşturdu.
Doktor Rasim Ferit Bey, tam zamanında yetişti ve bu şiddetli krizi tehlikeli bir hal almadan önleyebildi. Zübeyde Hanım, biraz kendine gelip de rahat soluk almaya başladığında, Mayıs sabahının ilk ışıkları pencereleri tatlı bir maviye boyamıştı. Böylece ayrılık zamanı da gelip çatmıştı.
Mustafa Kemal, ayrılık dakikalarının acısını şefkatinde ve sevginin şiirinde boğmak için annesinin yatağına oturdu. Onu iki koluyla sardı. Onun ellerinin ve yüzünü birçok kez öptü, öptü:
-Anne, bana hakkını helal et! diye tekrarlarken Zübeyde Hanımın gözlerinden yaşlar akıyor ve bu yaşlar, oğlu için hayır dualar eden ihtiyar dudaklarını ıslatıyordu.
Makbule, artık hiçbir şey söyleyecek, konuşacak durumda değildi. Annesiyle ağabeysinin yarattıkları bu yüksek sevgi ve şefkat tablosunu sessizce seyrediyordu.
Atatürk, Bandırma Vapuru’na binmeden bir gün önce annesi ile nasıl helalleşti: "Sizi öldürürler o zaman ben de ölmüş olurum"
Mustafa Kemal, artık kalkmıştı. Gitmek üzereydi. Yeniden annesinin ellerine sarıldı; onları üst üste birkaç kez öptü. Annesi, oğlunun boynuna sarılmıştı. Sanki onu hiç bırakmak istemiyordu. Çaresiz, en sonra, kolları aşağı düştü. Mustafa Kemal, bu andan yararlanarak hemen kapıya doğruldu.
Makbule, alt kara inmekte olan ağabeysinin arkasından fırlayınca, Mustafa Kemal, merdiven başında duruvermişti. İkisinin gözleri bir an karşılaştı. İkisinin gözlerinde de sıtmalı ışıkları yanıyordu.
Mustafa Kemal:
-Niçin konuşmuyorsun, Makbuş? dedi. Niçin bana öyle bakıyorsun?
Kız kardeşi, yaşlı gözleriyle ona bakıyordu.
-Ağabeyciğim, ne konuşayım? Muhabereye giderdin, bilirdim. Terfian giderdin, bilirdim. Bir vazifeye giderin bilirdim. Fakat, bugün ne için gidiyorsun? Nereye gidiyorsun? Benim aklım durdu bu gidişe?
Mustafa Kemal, kız kardeşini bağrına basarak:
-Evet, Makbuş, dedi, merak etme. Bunu da bilirsin, inşallah!
Sonra merdivenleri sanki atlayarak indi. Kız kardeşi alt katta, merdiven başında durakalmıştı. Erkek arkadaşları varken aşağı inmemesi evin geleneklerindendi.
Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla üstü açık otomobille uzaklaşırken annesiyle kız kardeşi ve öbür ev halkı, pencerelere üşüşmüş, yaşlı gözlerle onları uğurluyorlardı. Evde herkes ağlıyordu. Zübeyde Hanım, birdenbire değişmişti. Gözyaşlarını beyaz başörtüsünün uçlarıyla kuruladıktan sonra Makbule’ye döndü ve sert bakışları ve emreden sesiyle ona şöyle dedi:
-Sen asker kardeşisin; ayıp ağlanır mı hiç askerin arkasından? Üzüntünü kimseye belli etme. Misafirlere şerbet ez. Memleketi için giden insan ölse bile ardından ağlanmaz!”
BAHRİ KILINÇEL